Kuzgun
Bir kuzgun geldi göklerden,
Tarlama kanat açtı,
Buğday tenlimi ermeden,
Elimden aldı kaçtı....
Mehmet YAVUZ
1954-1992
Kalıcı Bağlantı Yorum (yok) Yorum yaz!
Kişisel blogum işte ne diyim...
Bir kuzgun geldi göklerden,
Tarlama kanat açtı,
Buğday tenlimi ermeden,
Elimden aldı kaçtı....
Mehmet YAVUZ
1954-1992
Kalıcı Bağlantı Yorum (yok) Yorum yaz!
Padişah ve İhtiyar Çok soğuk bir kış günü padişah, tebdil-i kıyafet gezmeye karar vermiş.
Yanına baş vezirini alıp yola çıkmış. Bir dere kenarında çalışan yaşlı bir adam
görmüşler.Adam elindeki derileri suya sokup, döverek tabaklıyormuş. Padişah,
ihtiyarı selamlamış.“Selamun aleyküm ey piri fani...”“Aleyküm selam ey serdar-ı cihan...”Padişah sormuş:“Altılarda ne yaptın?”“Altıya altı katmayınca, otuz ikiye yetmiyor...”Padişah tekrar sormuş:“Geceleri kalkmadın mı?”“Kalktık, lakin ellere yaradı...”Padişah gülmüş ve tekrar sormuş:“Bir kaz göndersem yolar mısın?“Hem de cıyaklatmadan yolarım”Padişahla baş veziri adamın yanından ayrılıp yola koyulmuşlar.
Padişah baş vezire dönmüş;“Söyle bakalım ne konuştuğumuzu anladın mı?”“Hayır padişahım...”Padişah sinirlenmiş.“Bu akşama kadar ne konuştuğumuzu anlamazsan kelleni alırım”Korkuya kapılan baş vezir, padişahı saraya bıraktıktan sonra telaşla dere
kenarına dönmüş.
Bakmış adam hala orada çalışıyor. Adama yaklaşmış ve sormuş:“Ne konuştunuz siz padişahla?” Adam veziri süzmüş ve demiş ki:“Kusura bakma. Bedava söylemem. Ver bir yüz altın söyleyeyim.”Baş vezir yüz altın vermiş ve sormuş:“ Sen padişahı serdar-ı cihan diye selamladın, nerden anladın padişah
olduğunu?”“Ben dericiyim. Onun sırtındaki kürkü padişahtan başkası giyemezdi.”
Vezir kafasını kaşımış.“Peki altılara altı katmayınca otuz ikiye yetmiyor ne demek?”Adam bu soruya cevap vermek için de bir yüz altın daha almış.“Padişah, altı aylık yaz döneminde çalışmadın mı ki, kış günü çalışıyorsun,
diye sordu. Ben de yalnızca altı ay yaz değil, altı ay da kış çalışmazsak,
yemek bulamıyoruz dedim”Vezir bir soru daha sormuş...“Geceleri kalkmadın mı ne demek?” Adam bir yüz altın daha almış.“Çocukların yok mu diye sordu. Var ama hepsi kız. Evlendiler, başkalarına
yaradılar, dedim.Vezir gene kafasını sallamış.“Bir de kaz gönderirsem dedi, o ne demek?” Adam gülmüş. “Onu da sen bul!”
MASAL GİBİ İSTANBUL
Uzun gibi gelen kısa bir bekleyişin ardından güneye giden son trenin ilk vagonunda tek kişilik bir bilet almıştım.
Ardımda ciğerparelerim –biricikim- eşimi ve canımdan öte sevdiğim oğluşumu bırakacak olmanın verdiği endişe doğrusu sevincime gölge etmişti şu sıcak Eylül güneşinde... Ve fakat bir Ramazan öğleninin rehavetinde açlık, susuzluk gibi fizyolojik sebeplerden maada, ruhumun susuzluğu bitiriyordu takatimi kökten. Evet, o iftar sofrası sevinci... Yani şimdi Uzunlar Kebap'ta iftar edemeyecek miydim? Ben de başka kebaplar ve kebapçılar bulurdum. Ya Pendik'ten Kadıköy'e uzun ve özgün bir 17 yolculuğuna ne demeli? Ama canım olsundu netekim... Zaten öğrenciliğimde ezberlediğim Maltepe duraklarını bile unutmuştum. Hem canım olsundu netekim o kadar vakitte ben memleketten Antalya sularına vasıl olurdum. Zaten Adalara da Şile’ye de ayak basmamıştım bile. Aman canım bana neydi ki... Ayasofya'yı, Topkapı, Dolmabahçe saraylarını, Sultan Yavuz'u, Fatih'i Muhteşem Süleyman'ı birer kere görmüştüm ya...
İçimi burkan vapuru kaçırma veya Köprüde trafiğe yakalanma riskim yoktu, dolayısıyla böyle bir problemim, sıkıntım, derdim yoktu...
Kadıköy'ün kalabalığından da bıktım bu şehrin yalnızlığından da. Hasılı dostlar, bıktım ben bu İstanbul’dan ve o beni terk etmeden ben onu terk ettiğim için de nihayetsiz mutluyum...
dermişim...
Ne güzel de kandırırmışım kendimi...
Ey ömrümün onbir koca yılını benden peşin alıp, kalanını bana taksit taksit kazandıran şehir... Ey bir sengi yekpare Acem mülkü... Ey gecesini gündüzüne, gündüzünü gecesine kattığım... Kâh mazisine dalıp aktığım, kâh koynuna sinip ağladığım. Sende vallahi canlı bir şeyler var... Hiç uyumayan canlı, kıpırdanan...
İstanbul’um, kimse bilmese sen bilirsin, kendisine yine kendisiyle yemin olunan gecelerde günah çukurunda nice diplere vurduğumu... Ve yine sen bilirsin gözyaşımın renginin kandan koyu olduğunu…
Bu yazıyı Isparta’ya tayinim çıktıktan sonra 2008 Eylül ayında –ki Ramazan’dı- Kadıköy/Pendik otobüsünde yazmıştım. Bilenler bilir, 17'de niceleri roman yazmıştır. Ben de böyle birşey karaladım ama tamamlamak nasip olmadı… Olmasın da…
Mustafa